1944 yılında Adana’da doğdum. İlk ve orta okulu Adana’da, liseyi İstanbul’da Haydarpaşa Lisesi’nde okudum. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne üç yıl devam edip; bu okuldan ayrıldım. Daha sonra bazı fakültelere gittiysem de; üniversite öğrenimimi tamamlamak kısmet olmadı. İlk öğretmen okulu sınavını vererek ilkokul öğretmeni oldum ve on yıl öğretmenlik yaptım.
Aile efradım ve çevremdeki kişilerin çoğu, müzikle ve
bilhassa Türk müziği ile haşır neşir olan kimselerdi. Rahmetli babam ud çalardı.
Yine rahmetle yâdedeceğim annem, o dönemin çok okunan şarkılarını,
falsosuz ve çok hoş bir tavır ile okurdu, (ben, öyle hissederdim.) On yaşımda
ud çalmayı öğrenmeye başladım. Biraz ilerlettiğimi zannedip bir dönem
Adana Türk Mûsikîsi Cemiyeti’ne devam ettim. Bir gün, bir arkadaşımın,
çok iyi keman ve ud çalan babası elimdeki ud’u kastederek şöyle dediydi:
«oğlum bak şu söz kulağına küpe olsun...
kem âlât’la kemâlât olmaz; söyle babana sana iyi bir ud alsın!» Bu
söz beni gerçekten çok etkiledi. Uzun yıllar, radyodan dinlediğim Yorgo
Bacanos taksimlerindeki ud sesine yakın ses veren bir uda sahip olmayı hayal
ettim durdum.Tâ ki, l976 yılında öğretmen olarak İstanbul’a tayinim çıkıp
da, Rahmetli Hadi Usta’ya bir ud yaptırıncaya kadar, iyi udum olamadı. 1977
yılında, mâruf bir ustanın elinden çıkmış iyi
bir uda kavuşmuştum nihayet; lâkin, bunun sesi, kulaklarıma kazınmış; o,
hayallerimdeki udun sesi değildi.
Takdîr,
günün birinde ud yapmakmış! 1980 yılında öğretmenlikten ayrılıp
ticarete atılmaya karar verdim. Gelin görün ki; hem yeterli bilgi ve tecrübem
yoktu; hem de param! Ticaret bana göre değildi. Öğretmenlikten de ayrılmıştım.
O sırada, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağlı Mimarlık Yüksek
Okulunun gece bölümüne devam ediyordum. Buradaki sınıf arkadaşlarımın
ikisi ile hediyelik eşya üretimine atıldık. Bir yıl kadar sonra onlardan
ayrılarak yalnız çalışmaya başladım. Kısa bir sürede bir hayli marangoz
makinesi ve alet edevat edindim ve birden bire, kendimi, çocukluğumdan beri içimde yaşayan
ud yapma tutkusunu gerçekleştirebileceğim bir ortamın içinde buldum. âlet,
zaman, malzeme, tutku... her
şey elimin altındaydı! Bir tek eksiğim vardı: Bilgi! En önemlisi
de buydu kuşkusuz. (Yıllar sonra da şunu anladım ki, başlamak için
şart olan temel bilgiler kafi
değilmiş! Araştırma
ve tecrübe: «lütiye» olmanın esas şartı bunlarmış.)
Kanun
yapımcısı rahmetli Muhittin Bolu ve oğlu Ümit’in atölyeleri
evimizin sokağındaydı. Bir gün onlarla tanışmaya gittim. Sohbet esnasında,
Muhittin Hoca’ya ud yapmak istediğimi söyleyip bana yardımcı olup
olamayacağını sordum. Rahmetli, «udun nasıl yapıldığını bilmem ama;
istiyorsan sana, sıcak tutkal kullanmayı ve ağaç işleme tekniklerini öğretebilirim»
dedi ve beni, cesaret verici sözlerle uğurladı.
Birkaç
gün sonra, Ümit Bolu ile, onun tanıdığı bir ud yapımcısı beyefendiyi atölyesinde
ziyarete gittik. Ümit, beni takdîm ederken, ud yapmaya hevesli olduğumu ve
bazı şeyleri ve özellikle kalıp yapmayı tarif etmesini ricaya geldiğimizi
söyledi. O ana kadar çok mültefit davranan ve eski bir ahbap tarafından
ziyaret edilmekten duyduğu memnuniyet, ses tonuna ve mimiklerine yansımış
olan dostumuzun bakışları benim üzerimde yoğunlaşırken kaşları çatıldı,
sesine asabi bir ton ve vurgu yüklendi... bir anda yanlış kapıyı çaldığımızı
anladık. Ama o, aklından geçenleri anladığımızı fark ettiği halde; küçümsediğini
açıkça ifade eder bir edâ ile, gözlüklerinin üstünden bakarak: «kardeşim
bu iş senin sandığın kadar kolay mı! Biz yıllarımızı verdik... vazgeç
bu sevdadan» diye âdetâ azarlamaya başladı. Çok fena canımız sıkılmıştı.
Canı sağ olsun ve iyi ki de öyle yapmış! Bir gün, bu olayı, şimdi yakın
dost olduğum, Kâzım Coşkun Usta’ya anlattım. Çok güldü. Gitti telefon
defterini getirdi ve bana Cafer Açın Bey’in telefonunu yazdırdı. «Sen gidilecek kişiyi
yanlış seçmişsin. Cafer Hoca sana ne sorarsan anlatır; ayrıca bundan
memnuniyet duyar. Türkiye’nin her yerinden gelen kaç kişiye müzik âleti
yapmayı öğretmiştir bu güne kadar, Cafer Hoca...» diyerek gönlüme su
serpmeseydi; o ustadan işittiğim azarın etkisiyle belki de uzun zaman
teşebbüsümü erteleyecektim; belki de, yıllardır içimde büyüttüğüm
tutkunun üzeri küllenip gidecekti... kim bilir!
1983 yılının bir kasım günü Hoca ile tanışmaya gittik Cafer
Bey’in bizi kabulü (Ümit Bolu ile gitmiştik) son derecede candan oldu. Bıkıp
usanmadan; alet kullanmaktan tutun da, ağaç seçimine ve koyu dilimlerin sona
getirilmesine kadar her türlü gerekli ayrıntıyı bir bir anlattı. Bir de güzel
kalıp şablonu hazılayıp, «inşallah,güzel udlar yaparsın, kardeşim...»
diyerek; gecenin geç saatlerinde bizi saldı. Artık kendimi ilk adımı atmaya
hazır hissediyordum. İlk udumu 1984 Mart ayında tamamladım ve tabii ki hemen
Cafer Bey'in yanına koştum. Udumu büyük bir dikkatle inceleyip bir iki
noktada nelere dikkat etmem gerektiğini, doğrusunun nasıl olacağını anlattı
ve yine büyük bir cömertlikle, beni teşvik edici sözlerle ve ancak onun
gibi büyük bir insanın gösterebileceği üstün nezaket jestleri ile beni
yolcu etti.
Cafer Açın Bey'den aldığım büyük desteği her vesile ile anmaktan
ve kendimi onun öğrencisi olarak görmekten sonsuz onur duymuşumdur. O benim
de öğretmenimdir.
Faruk
Türünz